Mustang: Mağdur Değil İsyankâr Bir Kız Çocuğu

Deniz Gamze Ergüven’in ilk uzun metraj ve Oscar adayı filmi Mustang’den haberdar olmayan artık kalmamıştır sanıyorum. Nerede olduğu çok da önemli olmayan bir kasabada, nece konuştukları çok da önemli olmayan beş kız kardeşin hikâyesi Mustang. Ergenliğin eşiğinde ve ergenliği yeni aşmış yaşlardaki kızların, biraz oğlanlarla, biraz etraflarını sarmış denizle, ağaçla, biraz kendi evleri ve aileleriyle, ama en çok da birbirleriyle ilişkisini anlatarak başlıyor film. Çok geçmeden oğlanlar ve doğa zaten kızlara yasak oluyor, belki keşiflerinin bir uzantısı olan kendi bedenleri de anlatıcı en küçük kız kardeşin “bok gibi renkler” diyerek tasvir ettiği koyu renk kıyafetlerle sarmalanıyor zorla.

Filmin ilk yarısında yönetmenin pek de alışmadığımız şekilde ürettiği gerçekliğe alışmam zor olsa da, özellikle diyalogların giderek azaldığı ve kızların eylemlerle kendilerini ifade ettikleri ikinci yarıda bir de baktım, onlarla beraber hapsediliyorum o eve, onlarla beraber o yüksek duvarların arasında kayboluyorum, onların saçları biraz gün ışığı aldıkça nefes alıyorum ben de. Çünkü ne özellikle Türkiye taşrasını, ne özellikle dindar muhafazakârları, ne de “cahil köylüleri” anlatıyor film, aksine hepsinin üzerinde bir gerçeklik kurguluyor. Katoliğinden musevisine, doğusundan batısına, taşradan kentine, Fransızcasından Türkçesine, tüm kadınların etrafına örülmüş onlarca duvarı, kaçmamızı mutlaka engellemek ve kaderimize boyun eğmemiz için her gün aralarına bir yenisi eklenen demir parmaklıkları anlatıyor. Zaten bu kadar evrensel bir öyküyü işleyebildiği için bu kadar içe dokunuyor küçük kahraman Lale’nin macerası.

Her gün Mustang’in ne kadar da olmamış film olduğuna dair yeni yazılara uyanırken, bazılarımız için fazlasıyla olmuş olduğuna dair konuşmak, ses vermek istedim. Türkiyeli kadınlar üzerinden bir küçük süper kahramanın öyküsünü anlatan, bunu da kadın gözüyle ve kadınlardan oluşan bir takımla yapan bir film kaç kere Oscar’a aday oldu sahi? Erkek yönetmenlerin taşrayı *erkekçe* anlattığı filmlerde “gerçekçilik” aramak aklımıza gelmemişken, Mustang’i, üstelik masalsılığı da ortadayken, “gerçekçi” olmadığı için çöpe atmak acaba başka, daha derin şeylere işaret ediyor olabilir miydi? Bir kadın yönetmenin ilk filmi değil de, önceden “göğsümüzü kabartmış” bir erkek yönetmenin ödüllü filmi olsaydı Mustang, yine bu kadar çok eleştirilir, bu kadar düşmanca yaklaşılır mıydı filme? Yoksa sinemanın abilerinin yarattığı gerçekçilikten yoksun gerçeklik, ürettikleri cinsiyetçilik, kamera önüne attıkları kadın bedenleri daha mı az rahatsız eder, daha mı az konuşulurdu? Kadınlardan oluşan, kadınların yaptığı bir filmi yermenin çekirdek çitlemek gibi, yaptıkça yapılan, nedense tatlı gelen bir yanı da mı vardı, ne? Zaten arkasında “abiler” olmamasından, kimse de kalkıp korumuyordu, had bildirmiyordu belki, otoriter erk makamlarından zaten onay almıyordu ne yönetmen, ne filmin konusu, ne oyuncular; en azından çekildiği ülkede.

Lale’nin elindeki tüm kaynakları kullanarak, araba kullanmayı öğrenerek, uzun vadeli planlar yaparak, yardım aldığı taşralı bir kamyon sürücüsüyle kasabadan kaçması ve sonunda İstanbul’da yaşayan, güvendiği ilkokul öğretmenin kapısına kadar gitmesi epeyce eleştirildi. Filmde din vurgusu yokken, yine de öğretmen genç kadın “laikliğin” sembolü addedildi, kaçılan taşranın baskıcılığına ferahlatıcı bir alternatif olarak verilmesi rahatsızlık uyandırdı. Bu esnada Lale’nin eylemselliği, inadı, elindeki topu topu iki kişiyi akıllıca kullanışı, laiklik tartışmaları arasında gözardı ediliverdi.

Düşünüyorum da, Lale o hapishane evden hiç kaçamasaydı, kardeşleri gibi ya evlendirilse ya da ölseydi, belki çok daha mutlu olacak, hatta biraz rahatlayacaktık. Çünkü “gerçekçi” olan senaryo oydu aslında. Belki bu filmin bunca rahatsız edici olmasının nedeni, ataerkiyi, erkek şiddetini anlatırken başroldeki kız çocuğunu mağdurlaştırmaya direnmesi; aksine isyan eden, tepinen, kendini korurken babannesine el kaldırmaktan çekinmeyen, zorla giydirilen elbiseleri yırtan, sandalyeler kıran bir kız resmetmesiydi. Belki bizzat seyircinin gözü, kendi kaderini tayin etmek için her şeyi göze almış bir kız çocuğunun delifişek isyanına hazır değildi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir